( ana sayfaya dönüş )

RTÜK  HANGİ  TÜRKÇEYİ  SAVUNUYOR ?

***DİLİMİZİ  BEKLEYEN TEHLİKELER***

Geçenlerde RTÜK başkanı Zahit Akman’ın bir açıklamasını dinlemiştik. ”Düzgün Türkçenin” kullanılmaması halinde televizyonlara kapatma cezası getireceğini söylüyordu. Hangi Türkçeden bahsettiği anlamak için kâhin olmaya gerek yok... Kast edilen Türkçe,Türk Dil Kurumu’nun ürettiği Türkçeydi !...

Zahit Akman’ın başkanlığı döneminde televizyonlara kapama cezasının geldiğine şahsen şahit olmadım. Televizyonlar özgürce yayın yapabiliyorlar. Hatta hiçbir yabancı televizyonda görmediğimiz sıklıkta reklâm yapabiliyorlar.1/5i geçen bant reklâmları yasağına uyan da yok. Televizyonlar seyirciyle kedi-fare oynar gibi oynuyor. Artık, film arası reklâm değil, reklâm arası film seyreder hale geldik. Bu reklâm rahatsızlıklarıyla, RTÜK’ün ilgilenmemesini anlamakta güçlük çekiyoruz… Alan - satan memnun, seyirci neden düşünülsün ki ?...

Her türlü rezil programın boy gösterildiği, gece yarıları 900’lü kumarların Avrupa’ya kadar uzandığı Türk televizyonlarını seyrediyoruz. RTÜK’ün sosyal yapımızı doğrudan olumsuz etkileyen programlardan dolayı kapatma cezası uygulamadığı halde, Türkçeyle ilgili televizyonlara kapatma cezasının getirilmesi istikametindeki tehdit edici açıklamasını hayretle karşıladım…

Bunu söylemekle Türkçeye karşı olduğumuz düşünülmemeli. Türk Dil Kurumunun ürettiği Türkçeyi masaya yatırmamız gerektiğini söylüyorum. Kabaca bir örnek verecek olursak:  Japonya bin sene önceki kitabını okuduğu halde, bizler  40–50 sene önceki kitabımızı neden okuyamıyoruz ?... Bırakın, 50 sene önceki kitabımızı okumayı, onuncu baskısının yapıldığı TDK’nın sözlüğünde bile 50 sene önceki kelimeleri bulamıyoruz...

Türkçenin bütün kelimelerini içinde barındıran kapsamlı bir sözlüğü de yok. Oysa, bu büyük sözlüğü hazırlayacak en büyük kurum Türk Dil Kurumudur. Türk Dil Kurumunun yeni çıkardığı sözlüklerin içeriği hemen hemen aynı kalmakta,daha çok ambalaj ve şekli değişikliklerle tekrar piyasaya sürülmektedir.

TDK'nın kelime üretimiyle başlattığı karmaşanın farkında mıyız? Dilimiz nereye götürülmek isteniyor?  Dilimizi bekleyen tehlikeler nelerdir? Türkçemizin doğuşundan günümüze kadar izlediği serüven nasıl gerçekleşmiştir. Dildeki milliyetçilik sınırları nasıl olmalı? Kültür ve dilin ilişkisi nedir? Bu makalede bu soruların cevaplarını arayacağız.

Sürekli, kelime üretme gayretkeşliğindeki bulunan TDK,dille ilgili asli çalışmalarına dönmelidir.Bunların en başında mevcut dili koruma çalışmaları gelmelidir.Ayrıca,alfabede yetersiz kalan çalışmaların düzeltilmesi de gerekiyor.Ses olarak 48 sesi karşılayacak harf yetersizliğinin düzeltilmesi için,hiç olmassa, W ve Q harfinin alfabeye girmesi gerekir.mikrodan makroya giden harf sıralamasında “M” harfinin “N” harfinden önce gelmesi, sistematik sıraya aykırı. Çünkü “M”harfi dört çizgiye sahip,“N” de ise üç çizgi kullanılmaktadır. İnceltme işaretleri sesleri karşılayacak şekilde ayarlanmalı.Ayrıca, daire ve apartman numaraları,şehir ve semt aralarına (/) TDK'nın eğik cizgi tabir ettiği işaret, bazen " I " gibi algılandığı için bu işareti ya (-) tre şekline getirmek veya da başka bir işaretle şüpheye yer vermeyecek şekilde değiştirilmesi gerekir.Roma harflerinin kullanılmasına hâlâ neden ihtiyaç duyulur anlamış değilim.Bunun dışında ihmal edilmiş birçok uygulamanın artık yapılması gerekiyor.

Dil bilgisine ait kelimeleri değiştirmek, dilimizde istikrarsızlığa yol açmaktadır. Kırk yıldır bildiğimiz kelimeler olan zarf,zamir,parantez vb. kaldırılmış, yerine belirteç,adıl,ayraç vb.leri getirilmiş. Neden ihtiyaç duyulmuşsa “sesli-sessiz” harf bile kaldırılmış yerine ünlü-ünsüz harf -ne demekse- getirilmiş. M.S. kaldırılmış, İ.S. denilmiş… “Kelime” yerine sözcük,”imla” yerine,yazım,”cevap” yerine,yanıt,”tespit” yerine saptama vb…

İmla konusunda bir başka karmaşa yaşanıyor. İmlâ kılavuzu hemen hemen her sene yeniden değiştiriliyor. İmlâ kılavuzundaki kelimelerle sürekli oynanıyor. Bazen isimler değiştiriliyor. Bazen tekrar eskisine dönülüyor. Özel isimlerde bile bu istikrarsızlık göze çarpıyor. Osmanlıdan beri özel isim olan  Gümüşhane, bir zaman Gümüşane olarak değiştirilmiş, sonra tekrar eski haline getirilmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Son 40 sene içinde binlerce kelimenin -özellikle- okullardaki ders kitaplarından uzaklaştırıldığını görüyoruz.Türk Dil Kurumu’nun uygulamaları sonucunda çocuklarımıza kütüphanelerimizdeki kültür hazinemiz olan kitapları okutamaz hale geldik.Okula gitmekte olan çocuklarımızla konuşurken, bazı kelimelerin anlamlarını tercüme etmek zorunda kalmamız, dilimizin ne denli değiştirildiğini ortaya koymaktadır.Dildeki kelime ve kuralların karışıklığı yüzünden çoğu insan düşüncelerini doğru ifade etmede güçlük çekmektedir. Yazıda ve konuşmada dilbilgisi kurallarının doğru kullanılması, düşüncenin mantık ve disiplin sistematiğini sağlar.Bu açıdan, dilbilgisi kurallarının doğru belirlenmesi gerekir.TDK kendi aslî işini ihmal etmiş, kelime uydurma işgüzarlığına soyunmuştur. Burada tenkit edilen kurum değil, kurumu çalıştıran insanların randımansız ve ideolojik yaklaşımlarıdır.

Türk Dil Kurumunun görevi kelime üretmek olmamalıdır… Kelimeler, millet tarafından doğal yoldan üretmelidir. TDK’nın aslî görevi, Türkçemizin korunmasıyla ilgili verileri toplayarak kayıt altına almak olmalıdır. Yapacağı ilk ve en önemli çalışma ise, cumhuriyet dönemi öncesindeki mevcut olan bütün kelimeleri ihtiva eden 8 ciltlik büyük bir sözlüğün hazırlamasıdır. Şu ana kadar böyle bir sözlük üretilmemiştir. İkinci mesele ise bu geniş ve zengin dilimizdeki kelimelerin atılmasını durdurmaktır.

***DİLİMİZLE NASIL OYNANIYOR ?***

 Diller tarihini incelediğimizde bütün dillerin melez bir yapısı olduğunu görmekteyiz.Bütün dünya dilleri, başlangıcından itibaren birçok kelimeyi dışarıdan almış, bazı kelimeleri de başka dillere vermiştir.Dilin gelişim esnasında dildeki birçok kelime de anlam ve yapı olarak değişip günümüze kadar taşımıştır. Dilin zenginliği, bünyesinde bulundurduğu geniş kelime hazinesiyle ölçülür. Düşüncelerimizi dille anlattığımız gibi,kültür hayatımızın yarınlara taşınmasının da dille gerçeleştiğinin bilmeliyiz.Dilin kuvveti, mevcut kelimelerimizi muhafaza ederek, yarınlara taşımamıza bağlıdır. Dilimizi bekleyen asıl tehlike dilimize yapılan ideolojik müdahalelerdir.  

Bu yanlışlara muhafazakâr-demokrat bir hükümetin seyirci kalmasını anlamakta doğrusu güçlük çekiyorum.Yeri gelmişken 1981 öncesi, ilginç bir olayı anlatayım:
O dönemde, uydurukça kelimeler, daha çok solcu aydınlar tarafından yaygınlaştırılıyordu. Üniversitede okumakta olan bir doğulu öğrenci, tatilde köyüne gitmiş. Annesi bavulunu açınca ne görsün, bir sürü kirli çamaşır… Yaşlı kadın çocuğuna kızmış, demiş ki: “ Oğlum, bu ne hal! Bu kadar kirli çamaşır biriktirilir mi? Neden, bunları yıkamadın?“ Oğlu gayet pişkin, cevap vermiş: “Anacığım olanak bulamadım”  Çocuğun annesi “Olanak” kelimesini nereden bilsin... O,"olanak" kelimesini  “omo” gibi yeni bir deterjan sanmış ve demiş ki : “Anladım oğul,anladım da madem olanak bulamadın, bir kalıp sabunda mı bulamadın?


Burada, aynı asır içinde yaşayan genç ve yaşlı kesim arasındaki dil ve kültür yapımızın değişmesinin toplumumuzun geleceği açısından endişe verici olduğunu görmekteyiz. Dil ve kültür yapısında yapılan değişikliklerle yeni bir insan tipi oluşturularak, geçmişle bağlarımız koparılmak isteniyor. Oysa, insan toplulukları kültürlerini uzun bir süreç içinde oluştururlar. Bir anda binlerce yıllık kültürü kaldırıp atmanın toplumumuza zarar vereceği kesindir. Kültürümüz bizim ortak değerlerimizdir, ortak değerlerin erozyona uğradığı bir toplumda birlik ve beraberlikten söz etmek ne kadar doğru olabilir? Ayrıca, kültürel kimliğini kaybeden toplulukların dilini muhafaza etmesi de beklenemez...

Toplum mühendisleri, elit tabakanın arzu ve istekleri doğrultusunda yeni bir dil, yeni bir ahlak, yeni ve yapay bir kültür oluşturuyor. Kendi kültüründen kopuk, toplumların kimlik arayışları içinde bocalayacakları kesin. Hıristiyan toplulukların kültürel baskısı altında çaresiz ve alternatifsiz bırakılışımızı, kültür erozyonuyla açıklayabiliriz. Türk toplumunu huzursuzluğa sürükleyen nedenlerden en önemlisi, kimlik bunalımıdır. Günümüzde, asimile olmadan ayakta kalan aileler bile çevreden yöneltilen yabancı kültürün etkisine karşı direnmek için sabrını sonuna kadar zorlamaktadır.

Toplum yaşantısını ele aldığımızda, ailelerin öz kültüründen uzaklaşmasına sebep olan bir yaşam biçiminin dayatmasıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Anne, baba ve çocuklarda bireysel bencilliğin yükselmesi, aile içi huzursuzluğun ve boşanmaların artması, yalnızca ekonomik sıkıntılarla açıklanamaz. Aynı huzursuzluğun değişik versiyonlarını varlıklı kesimlerde de görüyoruz. İnsanımız, çoğu kez problemlerinin temelde nereden kaynaklandığını tam olarak bilmiyor. Olumsuz sonuçlarla karşılaştığında “Ben nerede yanlış yaptım?” diyerek düşünmeye yöneliyor. Ancak, köprünün altında çok sular aktığından, değiştiremeyeceği bir yaşam tercihinin sultası altına girdiğini fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor.

Kültür değişimlerinin yaşam tarzımızı etkilediğini kabul etmek zorundayız. Yaşam tarzımızı gözden geçirdiğimizde, Batı kültürü altında değişmeye uğradığımız açıkça görünmektedir. Dansından, içkisinden, kumarından dekolte giyiminden modasına kadar bu değişimi her alanda görmek mümkün. Dilin iletişim dışındaki en önemli özelliklerinden biri de, kültürümüzün geleceğe taşınmasıdır. Ancak, kültürün bozulmasıyla dilin de buharlaşması sürpriz olmayacaktır. Dil ve kültürün birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu unutmamalıyız. Birinin yokluğu diğerini de ortadan kaldıracaktır. Bu açıdan dil ve kültürün birlikte düşünülmesi söz konusudur.

İsterseniz bir de yakın tarihimize bakarak dilimizdeki kelime katliamını daha açık görelim. İngiliz işgalinde, Mustafa Kemal’in yazdığı telgraflardan birine bir göz atalım:

 İngilizler Dersaadetteki müessesatı Hükumeti cebren işgal ve telgrafhanelere vaziyed ederek Anadolu ile payitahtın muhaberatını kateylemişlerdir. Bu vaziyet karşısında milletle müştereken Temsiliyece vukubulacak bilumum mesaide şimdiye kadar her vesile ile ispatı hamiyet eylemiş bulunan büyük ve küçük tekmil telgraf memurlarının muavenetlerine intizar eder.

Mehmet Akif’in sözlerine bakalım: Asım, İstiklâl harbini yazmak da benim selahiyetim dahilindedir. Ve bana teveccüh bir vazifedir

İlk meclisteki konuşmalara dikkat edelim:
HAMDULLAH SUPHİ B. (Antalya- Mebus) — Arkadaşlar, hatırlarsınız Maarif Vekâleti son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize müracaat etmiştir. Birçok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.

Yukarıda belirtilen yazılar cumhuriyet devrine ait olup yakın bir tarihte geçmesine rağmen birçok kelimenin günümüz kitaplarında yer almadığını ve onların yerine yeni kelimeler üretildiğini görüyoruz.

 Taha Akyol,10 Kasım’da CNN’de yaptığı bir konuşmada: “ Atatürk, başlattığı dille ilgili çalışmaların aşırıya kaçmasını görmüş ve müdahalede bulunmuştur.  Atatürk ‘Ketebe Arap’ın ama katip ve mektep bizimdir’ demiş.”
Zaten, Atatürk’ün savunduğu bu iki kelime de daha sonra Türk Dil Kurumu tarafından değiştirilmiştir.Büyük çaplı dil değişiklikleri Atatürk’ün ölümünden sonra başlatılmıştır. Bu yüzden Atatürk’ün sözlerini bile zor anlamaktayız. Nitekim, Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki kelimeler de TDK’nın hışmına uğradı.Başta,"hitabe" "söylev" olarak değiştirildi:
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir...
Yukarıda kullanılan kelimelerin birçoğu kaldırılmıştır...Sadece,Atatürk'ün kullandığı kelimeler değil, gösterdiği hedefler bile çarpıtılıyor.Bu istismar günümüzde artarak devam ediyor.  Atatürk’ün vefatından sonra (Vefat kelimesi de değişti, hayatını kaybetti olacaktı !) TDK’ın dilimiz üzerindeki kelime baskısı, daha hızlı bir şekilde devam etmiştirr.

Aslında, bu gün kullandığımız “Öğrenci” kelimesi bile “Talebe” yi karşılamıyor. Çünkü, “Talebe” sadece öğrenen değil, hem bilgi hem eğitim alan hem de bunları talep eden anlamına gelir…

Şair “Kara bahtım kem talihim” derken Ne ‘kara’ ne ’baht' ne de  ’kem' kaldı. Bu kelimeleri de dil kurumu maziye gömmüştür. Affedersiniz, mazi kelimesi de değiştirildi !... Bu misalleri çoğaltmak mümkün…(Özür dilerim) misal de kalkmıştı, yerine “örnek” dememiz gerekiyor!...
    
”Balık” kelimesi bir zaman “şehir” anlamında kullanılmış. Şimdilerde ise “şehir” kaldırılmış “kent” kelimesi kullanılıyor. Bu kelime Soğdca kökenli olup “hisar ve kale” gibi anlamlar taşıyor. (Taşkent, Yarkent vb.) Oysa, “Şehir” kelimesi kuşatıcı bir anlam taşıdığı gibi Türkçe dil bilgisi kurallarına daha uygundur. Dikkat edilirse, bir sesli bir sessiz sıralamasına uygundur. Günümüzde tekrar “kent” kelimesinin getirilmesini de anlamak mümkün değil…

“Şoför” Fransızca kökenli bir kelimedir, bunu kaldırıp “Sürücü” denmesi bize ne kazandırmaktadır? Bu kelime zaten Türkçeleşmiş Fransızlar “Chauffeur”  diye yazmaktadır. Biz bunu kendi dil geleneğimizle göre uydurup söylüyoruz. Yine Batı kökenli “Radio”yu kendi ağzımıza göre “Radyo” diyoruz.Latince ve yunanca kökten gelen televizyon kelimesine fransızlardan almışız.İngilizler de television (televijin) demiş. Biz de kendi söyleyişimize uydurmuşuz.Böylece hem Türkçeleşmiş, hem de İngilizce bir ortak kelime avantajına sahip olmuşuz.
Aslında "tele" Yunanca "uzak"anlamındadır. "Vizyon" (vision) ise Latince kökenli "görüş" anlamında bir kelimedir.Televizyonu Türkçeleştirmek(!) istediğinizde üç kelimeyi bir araya getirmelisiniz: sonuçta " Uzak görüntü aygıtı" olur..."Telefon" da Fransızca'dan geçmiş, onu da kaldıralım "Uzak ses aygıtı" diyelim... Bütün yabancı kökenli kelimelere savaş açalım.Sonuçta ne kazanacağız ? Burada mantıklı düşünüp, mevcut kelimeleri yok etmenin nelere yol açacağını çok boyutlu düşünmemiz gerekiyor.

Aydınlarımızın Türkçe dedikleri örnekleri inceleyelim. Nijat Özön’nün yaptığı tercümeye bir göz atalım: …üsttitremsel kurgu ile anlıksal  kurgu kavramlarını açıklar. …sinemanın temel ereğinin sanat ile bilimin bireşimini sağlamak olduğu ortaya koyar….sesin karşısürümsel yoldan uygulanması…Böylece oyunu görünçlüklerken yeni bir maden filizi,tiyatroda gerçek özdeksel bir öğe bulmuştum.Özdeksel-kılgısal ile yapıntısal-betimsel ilkeler arasındaki çatışma…Vb. devam edip gidiyor.

Resmi kurumlarda da ilginç kelime değişiklikleriyle karşılaşıyoruz. ”Personel Müdürü” yerine daha uzun üç kelimelik bir seçim yapma ihtiyacı nereden doğmuş bilemiyoruz. “Personel müdürü” kaldırılmış “İnsan kaynakları müdürü” olmuş. Bu kelimelerin de Türkçe olduğu düşünülüyor. Oysa yukarda geçen “insan ve müdür” kelimeleri bile yabancı kökenli.

Bazı kelimelerde yapılan değişiklikler, yanlış anlamlara yol açacak boyutlara da yol açmıştır. ”İhanet”  yerine “aldatma” kelimesinin kullanılması doğru değil. Aldatma, basit bir eylemi ihanet ise ağır ve aşağılık bir anlamı ifade eder.Vatanı aldatamazsınız, ama ihanet edersiniz. ”İfade” ve “anlatım” da anlam açısından farklıdır.

Dilin zengin olması kelime fazlalığına bağlıdır dediğimizde “zengin” yerine “varlıklıdır” kelimesi konamaz. Seni “hayal” ettim yerine. “imge” yi kullanamayız.”Bir ‘ihtimal’ daha var o da ölmek mi dersin” dizelerindeki ihtimal yerine “olasılık” olabilir mi? ”Araba” kelimesi ”otomobil”i karşılayabilir mi ? “Sürücü” kelimesi “şoför” anlamına mı gelir, yoksa başka anlamlar da mı ifade eder? “Yönetmen” yalnızca yöneticilik mi yapar, sanatsal eylem mi? Sanat icra ettiğine göre o halde “rejisör” karşılığı "yönetmen" olamaz...”rüya” görmekle “düş” görmek aynı olamaz.Talep yerine istek,mesut yerine mutlu,bedbaht yerine mutsuz,münasebetsiz yerine uygun olmayan,hatırlamak yerine anımsamak,hafıza yerine bellek, tekrarlama yerine yinelemehadise yerine olay,yuro yerine avro,beyanname yerine bildirge,irtifa yerine yükseklik... Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.Bu kelimeleri değiştirmenin nedenini anlamak güç olduğu gibi daha önce kullandığımız cümlelere yeni üretilğimiz kelimeleri koyduğumuzda nasıl bir anlam kayması olduğunu açıkça görebiliriz...

Öncelikle şunu kabul etmeliyiz ki dilin birinci görevi iletişimdir. İkincisi ise kültür yapısıyla ilgili görevdir... Bir dilin zengin olması, yerli ve yabancı insanlarla daha iyi iletişim kurulabilmesi bakımından önemlidir. Bu bakımdan mevcut kelimeleri muhafaza etmek zorundayız. Örneğin, Mehmet Akif dönemindeki Türkçemize hâkim olsaydık şu anda dili Arapça ve Farsça olan ülkelerle konuşabilirdik. Bu iletişim yüzde yüz olmasa bile en azından anlaşabilecek düzeyde olacaktı. Sadece 1950’deki konuştuğumuz kelimeler bile kalsaydı, 24 devletle konuşmanın avantajını yaşayabilirdik. Ancak, sistemli bir şekilde ve kısa bir zamanda yukarıda örneklerde görüldüğü gibi birçok kelime kaldırılmış ve kaldırılmaya devam ediliyor.Türkçeleşmiş bir kelimeyi kaldırmanın dilimize ve milletimize zarar verdiğini birilerinin görmesi gerekiyor.Kelime dayatmaları durdurulmadığı takdirde bu günleri de arayacağımızdan hiç şüpheniz olmasın…

Türk milleti hızla ideolojik olarak değiştiriliyor. Kendilerini milletin elitti olarak gören oligarşik yapılanma, kendi hedeflerine göre yeni değerler üretip, Türk milletine dayatıyor. Türk milletinin başına monte edilmiş bu azınlık, Batı giyim, davranış ve anlayışını kabul ettirmeye çalışırken, Türk dil kurumu da yeni icat ettiği kelimelerle bu kesime destek vermektedir. Kısacası, tarihinden ve kültüründen her yönüyle kopuk, yeni Türk halkı oluşturma çabası her alanda göze çarpıyor.

 Çağdaşlaşmak, kalkınmak, teknolojik gelişmeler havayı, suyu,toprağı kirletmeden ve ozon tabakasını delmeden, mevsimleri bozmadan planlı ve dikkatli yapıldığında insanlığa fayda verecektir.Teknolojik gelişmeleri bu anlayış içerisinde ele aldığımız gibi, teknolojiyi kültürümüze adapte ederken de aynı hassasiyeti göstermemiz gerekiyor. Gelişmeyle kültür arasındaki etkileşimin insanımızdaki yansıması,bizi kimlik arayışına itmemelidir. İnsanî değerleri ön plana almayan,göz kamaştırıcı teknolojik gelişmelere sahip ülkeler, kültür dünyasını da doğayı da insanlığı da kirletip,yok edeceklerinden çağdaş medeniyetin temsilcisi olamazlar.

***TÜRKÇENİN OLUŞUMU ve SONUÇ***

Gerçekleri kabul etmek gerekirse, bir dilin saf olması beklenemez. Tarihi süreç içerisinde gerek ekonomik, gerek dini, gerek askeri gerekse, sosyal ve kültürel ilişkiler sonucunda diller birbirleriyle etkileşirler. Bu yüzden dünyadaki bütün diller melezdir. Mantıklı düşündüğümüzde dillerin hangi ihtiyaca cevap verdiğini, günümüze kadar nasıl bir seyir izlediğini, yapısını nasıl oluşturduğunu bilimsel olarak incelemek gerekir.

Dünyadaki bütün dillerin amacı insanlar arası iletişimi sağlamaktır. Bir dilin daha fazla kelimeye sahip olması ve daha çok kişi tarafından kullanılması bir avantajdır. Dillerin oluşması, sürekli değişim ve gelişmeyle doğal yoldan gerçekleşmektedir. Dillerin oluşmasında -tepeden inme- resmi kurumlar tarafından müdahale yapılmamıştır.

Türkçenin tarihini ele aldığımızda, Moğolca, Çince, Sanskritçe, Soğdca’ dan daha önceleri Çuvaşça, Yakutça,Mançuca,Tunguzca’ dan da kelime aldığını görüyoruz.  Türkçenin,Macarca,Sırpça,Hırvatça,,Arnavutçaya kelime verdiğini de biliyoruz. Daha sonralar ise Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan, İngilizceden, Almancadan, diğer dillerden Latin ve eski Yunanca köklerden kelimelerin alındığını görüyoruz.( Batı dillerinin kökleri de Latince ve eski Yunancaya dayanıyor.) Başlangıçta, alınan kelimeleri ayırt edebilmek bir hayli zordur. Bir “İnci” kelimesinin Türkçe mi Çince mi olduğu bile tartışmalıdır.

Ayrıca, başlangıçta kullanılan bir çok kelime değişime uğramıştır. Bunlardan bazıları:
Tuş-vakit, etük-çizme, körnek,örnek, eşme,pınar, kurduk-kuyruk şeklinde değişmiştir. Bu yüzden binlerce seneye dayanan dil oluşumunda Türkçe köken aramak hem mümkün değil, hem şu anda dilimize katkısı olacağı kanaatinde değilim. Çünkü dilimiz gelişerek doğal seleksiyonla günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak,40-50 senedir TDK’ın doğal gelişimi bozması sonucunda zayıflatılmıştır.

Bütün diller hem kendi içinde,hem dışardan aldığı kelime ve kavramlarla gelişimini sürdürmüştür.Dillerin melez bir yapısı olması bir realitedir. Bu yüzden bu kelime Türkçe değil diyerek cımbızla ayıklayıp atamayız. Dilimizin doğal gelişimini engelleyemeyiz...

Dünyada konuşulan dillerin sayısı üç-dört bin arasında olduğu kabul ediliyor. Kesin rakam verilecek olursa 2796 olduğu söyleniyor. Buradaki sayı için tereddüt gösterilmesinin nedeni, bazı dillerin dil mi lehçe mi olduğu ve şu anda yeterli seviyede konuşulup konuşulmadığıyla ilgilidir. Dillerin binlerce yıl öncesinden başladığı kabul ediyoruz. Dilin ilk insanla birlikte oluşmaya başladığını varsayalım. İnsanın dünyaya geliş tarihini kesin olarak bilmediğimize göre dillerin köklerinin oluşumundaki tarihi nasıl bilebiliriz? Bu yüzden dillerin kökleri hakkında bilim adamlarının kesin bilgilere sahip olmaları beklenemez. Ancak, yazının icadı (M.Ö.3500) ve diğer tarihi kalıntılara göre değerlendirmeler yapılıyor. Bu durumda, yakın tarihteki verilere bakmak daha doğru bir yol olacaktır.

Altay dil ailesine ait olan Türkçemiz doğuşundan bu yana birçok yabancı kelime aldığı gibi başka dillere de birçok kelime verdiği bilinir. Günümüzde kullandığımız Türkçe kelimelerin çoğunluğu yabancı kökenli kelimelerdir.      Türkçemizin tarihsel serüveni incelendiğinde diğer dillerden çok da farklı olmadığı görülecektir.Türkçenin tarihsel gelişimini dil bilginleri 7 bölüme ayırıyor.Altay Dil Birliği görüşüne uygun olarak yapılan sınıflandırmada ilk üç döneme ait belgelerin olmadığı söylenmektedir.En eski Türkçe yazıtlar ise VIII yüz yıldan kalmış.(Orhun ve Yenisey) Türkleri üç bin yıllık -bilinen- tarih içinde değerlendirmek bize Türkçe hakkında daha sağlıklı bilgiler verecektir.

 Her dil kendi dışında birçok kelime almıştır. Aslında,bir açıdan düşünüldüğünde bütün dünya ulusal korumacılığı bırakmış olsaydı,karma bir dille bütün dünya insanlarıyla aynı dili konuşabilirdik.Dünya insanlarının aynı dili konuşması, anlaşmazlıkları ve savaşları biraz olsun frenlerdi diye düşünüyorum. Günümüzde birçok ülke bu korumacılığı sürdürdüğü için bu ortak dil oluşamamış. Buna rağmen, İngilizce bütün dünyada konuşulan ortak dil haline geldi.Demek ki insanlar arası iletişimin sağlanması doğal bir ihtiyaç.Şu anda ingilizce bilmeyenlerin internet'ten köklü bilgiler alması beklenemez. Eskiden kütüphanelerde olan sınırlı bilgi ulaşımı sona ermiştir. Dünyadaki tüm bilgiler kapımıza kadar gelmiştir.

Ne yazık ki uydurukça kelime üretimi bilgisayarda bile karşımıza çıkıyor. Bilgisayardaki Türkçe açıklamaları bile yeniden tercüme etmek zorunda kalıyoruz. Özelikle, İngilizceden tercüme edilen bilgisayarla ilgili Türkçeler, hem Türkçe anlam açısından hem kelime açısından berbat. Windows işletim sistemindeki İngilizce kelimeler, Türkçemizden daha anlaşılır durumda… (Tabi ki bu bilgisayarla fazla ilgilenenler için geçerli) Burada bunu açıklamak çok zaman alacağından bilgisayarla ilgili ayrı bir makale yazma ihtiyacı doğmuştur...

Dünya küçülüyor. Bundan iki yüz sene önce dünyanın uzak bölgeleriyle temas kurmak zorken şimdi televizyon ve internet’le her yere ulaşabiliyoruz. Ulaşım ve iletişim vasıtalarının gelişmesi, ülkelerin birbirine olan zorunlu bağımlılığı, ülkeleri birbirlerine yaklaştırıyor. Bu gerçekten hareket ederek, iletişimin ne kadar önem kazandığını herkes kabul ediyor. Bu bakımdan dilin gelecekteki durumunu şimdiden fark edip mantıklı bir çalışma yürütmek zorundayız. Aksi takdirde zaman kaybetmenin faturalarının ağır olduğunu bilmeliyiz. Dil hassas bir iştir, bu bakımdan tarihi bilgilere sahip kültürlü, aydın, akıllı,geniş ufuklu ve kabiliyetli insanların Türk diliyle ilgili çalışmalara katılmaları gerekiyor.

Şu anda Amerika’da konuşulan İngilizce, daha kısa, yuvarlak ve daha pratik bir şekle gelmiştir. İngilizler, bu duruma tepki göstermelerine rağmen, bu durum doğal seyrinde devam ediyor. Artık, dünyadaki dillerin pratikleşmesi gerekiyor.Daha doğrusu, az kelimeyle çok şey anlatabilmek zorundayız.

Türk Dil Kurumu kelime ve kavram üretmeyi üzerine alması yetmiyormuş gibi iki kelimeden bir isim yapma hatasını da işlemektedir.”Mebus”u kaldırıp  “Millet vekili” yapan TDK,”Korner”i “Köşe vuruşu” “Kaleci” yi “File bekçisi” “Sempozyum” u  “bilgi şöleni” “panel”i “açık oturum” yapmıştır. "Bilgin,alim" yerine iki kelimelik "bilim adamı" kelimesi hiç de ekonomik değil. TDK’nın birçok kelimeyi üretmek için çift kelimeyi tercih etmesi,akıllı bir davranış değil. Dildeki kelimelerin az heceyle yapılması ve pratik olması esas olmalıdır. Bu yapılmakta olan değişiklikler yüzünden şu anda Türkçe konuşan ülkeleri bile anlamakta zorluk çekmekteyiz.

Türkçemizde F-V-P-R-M-L-Ş-Z-H-J harfleriyle başlayan kelimeler yabancı kökenli olduğunu biliyoruz. Bunun dışındaki birçok kelimenin de yabancı kökenli olduğu düşünüldüğünde hangi kelimeyi hangi mantıkla değiştireceğiz?

Etrafımıza bir bakalım, neler görüyoruz?…Tavandaki lambadan başlayalım: masa, pencere, perde, telefon, televizyon, gardırop, komidin, kablo, makine,saat,parfüm,elektrik,kumanda,pil,mektup,raf,Cd,kitap, vs. bunların hiç biri Türkçe kökenli değil.o halde bunlara yeni isimler mi bulacağız?

Bu kelimeleri yok etmekle dilimizi de yok etmiş oluruz ve dünyadaki diğer insanlarla analaşma avantajlarını da minimum seviyeye indirmiş oluruz.Türkçemiz de kaybeder,ülkemiz de… Çünkü, dünyada ortak olarak kullanmaktaki dilden biraz daha uzaklaştığımızdan dünya insanlarıyla iletişimimiz daha azalacaktır. Üstelik kelime ve terimleri gereksiz uzatıp, dilin pratikteki akıcılığını da yok etmiş olacağız. Kısacası, etrafımızda birçok Latince, Yunanca Fransızca, İngilizce, Farsça, Arapça kökenli kelimeleri kaldırdığımızda Türk dili diye bir şeyin kalmayacağını mürekkep yalamış her insan bilir…

Türk Dil Kurumu daha öncede birçok kelime üretmiş üstelik bu kelimeler halk içerisinde fıkra ve alaya alınmalara neden olmuştu. Bu yüzden milleti devreden çıkararak kelime üretmenin yanlış olduğuna şahit olmuş insanlarız. Gerçi bu “Şahit” kelimesi de rafa kaldırıldı ya … Biz yine de gerçek dilimizi kullanmaya gayret ediyoruz. Dille ilgili geniş bir açıklamayı bu sayfalara sığdırmamız elbette mümkün değil, ancak mümkün mertebe dilimizin nereye götürülmek istendiğini açıklamaya çalışıyoruz

Artık, hiçbir şey eskisi gibi değil. Bizler dünyayla yoğun bir iletişim içinde olmak zorundayız. Yabancı kökenli kelimelerin atılmasının iletişime fayda değil zarar getireceğini bilmemiz gerekir. Bu açıdan mevcut dilimizi değiştirmeden yabancı kelimelerin doğal olarak millet tarafından söyleniş biçimiyle alınması gerekiyor. Kelimeleri halkın kendisinin doğal bir biçimde üretmesi, Türk Dil Kurumunun ise bu üretilmiş kelimeleri toplaması gerekir.

Bunlar düşünüldüğünde RTÜK’ün milletin ürettiği ve millete mal olan kelimelerin üzerinde durmak yerine Dil kurumunun uydurduğu kelimeleri uygulatmaya çalıştığı görülüyor. Dilimizin korunması, mevcut kelimelerin yerine yeni kelime üretmeyle değil, mevcut kelimeleri korumakla mümkündür.Bu dil zenginliğimizi ve kelime sayımızı artırdığı gibi yabancılarla iletişim kurmamızda da bize kolaylık sağlayacaktır.Aksi takdirde birilerinin dayatmalarıyla Türkçe adına uyduruk bir dil oluşturmak Türkçe’mize yapılmış en büyük kötülük olacaktır.

Günümüzdeki bu hızlı iletişimin sonucunda, dünyadaki dil sayısının azalacağı kesin görünüyor... Yine büyük ihtimalle bir asır içinde dünya insanları arasında tek ve ortak bir dilin oluşması kaçınılmaz olacak (Bu dilin İngilizce olduğu görülüyor) Bilgisayarlarla ilgilenenler bunu yakından bilirler.Zaten şu anda fiilen bu durum devam etmektedir.

Hiç bir millet kendi dilinin erozyona uğramasını istemez. Bazıları aşırı milliyetçilik etkisiyle ülkesinin dışarıyla olan iletişimini düşünmek yerine,kendi dilini muhafaza etmeye çalışır.Bu merkeziyetçi tavrından dolayı bir çok ülke sosyal ve ekonomik kayıplara uğramıştır.Yakın tarihte Alman diktatörü Hitler, Nasyonal sosyalizmle merke-ziyetçiliğin en uç örneklerini vermiş ve büyük bir devletin çöküşüne sebep olmuştur. Aynı durum, dağılan Sovyetler Birliği’nde yaşandı. Merkeziyetçi ulus anlayışları, düşünce ve hayatın statikleşmesine yol açtığı gibi savunulan milli değerlerin de elden çıkmasına yol açmaktadır. Yakın tarihte bir çok ülkede bu elim verici duruma şahit olduk.

Türkiye’de Ak Parti Hükümeti döneminde merkeziyetçi yapı büyük ölçüde kaldırılmıştır. Avrupa birliği içinde kültürel değerlerimizin nasıl olacağına dair bir çalışmanın da başlatılmasında yarar görüyoruz. Şüphesiz, bu kültürel değerlerimizden biri de kullanmakta olduğumuz dildir. Ancak, diğer ülkelerdeki dili korumayla bizim dili koru-madaki yaklaşımımız farklı… Diğer ülkeler, mevcut kelimelerini değiştirmiyor, bizde yapılan en büyük hata sanırım bu… Hükümetin dil konusunda alternatif bir çalışması var mı bunu bilemiyorum. Şayet böyle bir çalışma yoksa gecikmeden bu konuyu ele alması gerekiyor…

RTÜK’ün ise, bu konuda oyuna gelmemesi gerekiyor. Kraldan kralcı olmanın milletimize getireceği zararlara ortak olmamalıyız. RTÜK, dil konusunda samimiyse, uydurukçaydı bırakıp, halkın geniş katılımıyla dil konusunu tartışmaya açmalıdır.Aksi takdirde, elit bir tabakanın dayatmalarıyla dilimizin tamamını değiştirip kaybedebiliriz… 

 

( gazetede yayınlandı )

( sayfanın başına dönüş )