NUR HANIMDAN DEMOKRASİ DERSLERİ

CNN'de 15 Ocak 2008 Cumartesi akşamı "Oradaydım" adlı TV.programında Nur Hanımı seyretmek zorunda kaldık... Prof. Nur Hanım, "başörtüsü" hakkında hatıralarını anlatırken zaman zaman flashback (geriye dönüş) yaparak savunmasını güçlendirmeğe çalışıyordu. Savunmasını diyorum, çünkü anlatımdan çok, ideolojik bir savunma psikolojisiyle hareket ediyordu.

Prof.Nur Hanım, İstanbul Üniversitesini, demokrasiyi korumak için 27 Mayıs ihtilalini hazırlayan yer olarak gösteriyor; demokrasiyi korumak adına (!) her türlü -demokrasi dışı- eylemi yapmayı da hak olarak görüyordu. İstanbul Üniversitesi'nin diğer üniversitelerden çok farklı olduğunu, "68 Kuşağı"nın bu üniversiteyle ün yaptığını da övünerek söylüyordu. Kısacası, "İ.Ü.ülkenin en önemli kuruluşudur" diyordu…Tabi ki Nur Hanım ve yandaşları, bu kuruluşun başındaki en önemli şahıslar olarak bulundukları için ülkenin de en önemli şahısları sayılıyorlardı (!)

Önemli insanlar, çok önemli işlere imza atarlar. Nur Hanım da yandaşlarıyla birlikte önemli işler yapmıştı!...Türkiye'nin birlik ve beraberliğini bozan, anti demokratik uygulamalarla sosyal yapıya tahrip eden, bu üniversitenin verdiği zararları düzeltmek bir hayli zaman alacaktı. Bu ülke, 27 Mayıs'ın zararlarının faturasını da çok pahalı ödemişti... Ne yazık ki birilerinin ideolojik zararlarını ödemek zorunda kalanlar hep bizler oluyoruz... Ülkemizi zarara uğratanlardan da maalesef hiç hesap sorulmuyor veya sorulamıyor.

Nur Hanım, CNN' nin bu programında "başı örtülü kızların" eğitimini önlemek için -dünyada bir örneğine rastlanmayan- akla hayale gelmeyecek birçok uygulama yaptıklarını gururla anlatıyordu. Dikkatle yüzüne baktığımda, bu yaptığı işin bir zafer olduğunu ve islami kesime vurduğu darbenin mimarların biri olduğu için büyük bir keyf aldığını hissettim.

Başörtü meselesini anlatırken bu kızların aileleriyle birlikte çektikleri acıları hiç düşün-mediği belliydi. Bir insan bu kadar bencil olabilir miydi (?!) Nur Hanım, bu kızların çektiği acılardan, gördükleri ceza ve işkencelerden ve eğitim hakkının ellerinden alınmasından en ufak bir rahatsızlık duymuyordu. Üstelik, kendi cinsini eğitimden uzaklaştırmak için azami gayret sarfetmesi, doğrusu, bende hayret uyandırmıştı...Kendini aydın sayan bu bayanın öğrencilerin okumasını önleyen bir kadın olarak, kadın haklarına bu kadar taarruz edişinin altında yatan neden neydi?...

İdeoloji insanın temel haklarından daha mı önemliydi ? İdeolojiler, insanı kendi öz değerleri olan, insaf, merhamet, fazilet ve sağduyudan nasıl uzaklaştırabiliyordu ? Maalesef, ideolo-jilerin kontrolüne giren birçok kişi kendine özgü değerleri koruyamadığı gibi kendine özgü eser ve sanatları da icra etmekte güçlük çekmektedir. Herkes bir ideolojiye sahip olabilir.Önemli olan, ideolojilerimizin insanın hak ve özgürlükleriyle çatışdığı noktada bizlerin bağımsız hür irademizi kullanabilmemizdir.

Bu tavrı, başörtü konusunu benimsemediği halde demokrat tavır gösteren ilkeli cesur insanlarda görmekteyiz. Bu demokratik düşünceye sahip insanların çoğalması ülkemizde büyük bir düşünce gelişimine de sebep olacağını düşünüyorum.

Başörtü düşmanlığının kime ne faydası olacak ?
Bugün, Nur Hanıma o makamı hazırlayan, bağımsızlık mücadelemizin mermilerini omzunda taşıyan, Elif Anaların başörtüsü, şimdilerde elit bir takım azınlığı neden rahatsız ediyor? Bu nefretin altında hangi ideolojinin izleri vardı? Yoksa, Batı kültürünü içselleştirmiş, bir haletiruhiyenin tepkisi mi?

Jakobenizm anlayışının Avrupa'dan sonra Türkiye'de de devrini tamamladığını neden farkedemiyoruz ? Elitlere göre, halk cahildi; halka yakın olmak, onları hep rahatsız ediyordu. Halkı aşağılayarak, kendini aydın sanan faziletten yoksun insanların halkı iyi anlaması beklenemezdi… Onlara göre, başörtü takanlar, köylüler, kapıcılar, temizlikçiler olmalıydı!… Başörtülülerin tahsil ve kariyer sahibi olmaları, hele hele first lady olmaları hiç kabul edilemezdi. Ancak, tabandan gelen yerli ve muhafazakâr bu insanlar her şeyi tek tek ele geçiriyorlardı. Ekonomiyi, kültür ve sanatı, okulları, kısaca, tüm sosyoekonomik alana önlenemez bir şekilde sahip olmuşlardı. Tesettür modası bile ilgi çekici hale gelmişti. Bu kadarı da fazlaydı; şimdiye kadar toplum mühendisliği yapan, her şeyi kendileri belirleyen, bu milletin başına monte edilmiş elit insanlar ne iş yapacaktı?...

Kültürlü geçinen insanların "türban" ve "siyasi simge" söylemlerini de anlamak mümkün değil. "Din" ve "inanç" kavramlarını karıştırdıkları gibi türbanla, başörtüsünü de karıştırıyorlar. Türban, Fransızcadan gelen bir kelime... Karşılığı ise, başa giyilen, boyun kısmını örtmeyen bone tarzı bir tür şapka. Üniversiteye giden başörtülü kızların hiç birisi bu tarz bir giysi kullanmamıştır. Bu bakımdan toplum önünde konuşanlar, konuştuğu kelime ve kavramların anlamlarını iyi bilmek zorundadır. Nur Hanımın konuşmalarını da bu çerçevede değerlendirdiğimizde dersine iyi çalışmadığı ortaya çıkıyor. Üniversiteye giden veya bilinçli başörtü kullanan kültürlü insanların hiçbiri "türban takıyoruz" demezler.

Şu anda, dünyanın hiç bir üniversitesi, başörtü kullanan öğrencisini kapının önüne koyma-mıştır. Hâttâ, Türkiye’de eğitim hakları ellerinden alınan öğrencilerin bir kısmı diğer ülkelerde başörtülü bir şekilde eğitimine devam etmek zorunda bırakılmıştır.

Okullarda başörtü yasağını uygulamak, temel insan hakları ve özgürlüklere aykırıdır. Fransa'nın üniversitelerde cesaret edemediği başörtüsü yasağını, devlet liselerinde uygulamaya sokması da İnsan Haklarının çıkış yeri olan bir ülke için utanç vericidir. Yasak, üniversiteler için de liseler için de insan haklarına aykırıdır. Çünkü, eğitim herkesin hakkıdır ve engellenemez. Birleşmiş Milletler Üyesi hiç bir ülke İnsan Hakları Evrensel Beyan-namesi’ne aykırı bir yasa getiremez. Getirirse, o ülkede demokrasiden de söz edilemez...

Nur Hanım, konuşmasının bir yerinde: "Biz, bayan öğrencilere üniversiteye başlarken (üniversiteye başörtülü gelmeyeceklerine dair) bir belge imzalattık. Bu yüzden, İstanbul Üniversitesi hiç sorun yaşamadı, bir problem de kalmadı." diyor.

Doğru, problem kalmadı...Öğrenci de öğretim görevlisi de bilimsel araştırmacı da kalmadı… İ.Ü.nin Rektörü Kemal Alemdar bile bilimsel hırsızlıktan kınama cezası aldı... Eski Milli Eğitim bakanlarından biri, "Şu okullar olmasa, ben milli eğitimi çok iyi idare ederdim" demiş.

Problemleri halletmenin iki yolu var. Bu yolların birisi demokrasi, diğeri despotizimdir. Örneğin: Yosif Stalin (SSCB), Adolf Hitler (Almanya), Saddam Hüseyin (Irak), Francisco Franco (İspanya), Benito Mussolini (İtalya) Habib Burgiba(Tunus), Çavuşesku (Romanya), bu liderler uzun bir zaman ülkelerini problemsiz (!) idare etmişler... Milyonlarca insanın kanına girmişler...Tarih, başlangıcından günümüze kadar zorba devletlerin örnekleriyle dolu. Hâlâ barış yerine, savaş kararlarının alınmasının altında yatan sebepleri iyi tahlil etmek gerekir.

Baskıyla insanları bir müddet susturmak mümkün, ama hiç bir baskı sonunda patlak verecek bir özgürlüğü engelleyemez. Nitekim, yukarıdaki saymış olduğumuz ülkelerin değişmesi, bizlerin yeniden düşünmesini gerektiğini gösteriyor. İnsanları tek şablonda toplamak, fikir ve düşünceleri dondurmaktan başka bir şey değil. Bireysel özgürlükleri katleden diktatörlerin yaptığı zulümlerin bahaneleri hep aynı olmuştur: "Ülkeyi kurtarmak!... " Ne kadar güzel bir neden, ama ne yazık ki bunu söyleyenler kadar ülkesine kimse zarar vermemiştir...

Demokratik özgürlükleri yok ederek, ülkeyi kurtardıklarını sananların tarihi ayıplarını hiç bir bahaneye sığınarak, örtemeyeceklerini bunca tecrübeden sonra anlamaları gerekir. Farklılıklara tahamül gösteremeyenlerin ülkeyi kurtarmak bir yana, insanlar arasında gerilim oluşturdukları gibi adaletsizliğin de baş sorumlusu olurlar.Ülkesini seven her insanın bu tür despot insanlara karşı mücadele vermesi gerekiyor.

Nur hanımın ayıbı biraz daha farklı, hem bir profesör, hem çağdaşlık adına bu kurtarma eylemlerine gerçekleştirdiğini söylüyor.İnsanlık,tarihin başından beri olumsuzluklardan hiç ders almamış gibi davranıyor. Şayet, ders alınsaydı, havayı suyu, toprağı kirletmez, ozon tabakasını delmez, mevsimleri değiştirmez, bitki, hayvan ve insan türlerini yok etmez, bunca yolsuzluk ve adaletsizliklere göz yumulmazdı...Bazı siyasilerin bu olumsuzluklarda yeri olduğu şüphesiz… Peki, bilim adamlarının, yargının ve basının bu yanlışlara destek vermesini nasıl değerlendirmeliyiz?...

Sayın Nur Hanım!...Yirminci asırda insanların eğitimini engellemek, ne vicdana,ne insan haklarına, ne de demokrasiye sığar. "Kiyafet özgürlüğü" en temel insan haklarından biri olduğu gibi, bireysel özgürlüklerin en başında gelir.

Profesör olmak, herkesten çok, önce iyi bir beyine sahip olmayı ve sistematik düşünmeyi gerektirir. Bilgi sahibi olmak yetmez, bilgiyi yorumlayacak bir de kafaya sahip olmak gerekiyor. Üniversitede bilimsel bir şey icat etmeniz için para aldığınız halde, demokrasi ve çağdaşlık adına "İkna Odaları" nı icat etmek sizi ne derece aklayacaktır?" Öğrencilere psikolojik baskı ve santajla kâğıtlar imzalatıp, üniversite önünü adeta bir polis karargahına çevirmek, ne derece demokratik, ne derece çağdaşlık olacaktır?

Bu gariban kızların eğitimini engellemek için bunca gayretinizin sebebi bence demokrasiyi kurtarmak olamaz. Hiç bir mantığa uymayan bu uygulamalar, ruh halinizi ele veriyor. Bari demokrasi tezadına kendinizi düşürmeden "Ben muhafazakâr görüşe, başörtüsüne karşıyım, benim ideolojime aykırı olduğu için bu amansız mücadeleyi yapıyorum" derseniz haklı sayılmasanız bile mertçe, dürüstçe bir davranış sergilemiş olurdunuz... İnsanları da yanıltmamış olurdunuz...

Bir kızın ister dini gerekçeyle, ister siyasi, ister keyfi bir nedenle başörtüsü takması, en temel hak ve özgürlüğüdür. Bunu yasaklamanın hiçbir ikna edici bahanesi söz konusu olamaz.Üstelik,bunu senelerce tartışmanın da anlamı yok. Bu konu sizleri değil başörtüsünü kullanan insanın kendi tercihidir.Ve sizler başkası için karar verme hakkını kendinizde nasıl bulabiliyorsunuz. Bu jakoben (tepeden inme) tavrınızla ülkede ayrımcılık yapma hakkını sizlere kim veriyor.

Bence, herkesin bir görüşü, bir ideolojisi ve buna uygun bir yaşam tarzı vardır. Bu bir zenginliktir. Düşünce farklılıkları bizi fikren geliştirir. Her fikir ve düşünceye saygı göstermek ve hayat hakkı tanımak zorundayız. İnsanların tek tip olmasının ülkenin gelişmesinde rol oynayan beyin gücünü zayıflatacağını bilmeliyiz. Karşı fikirler olmadan beyin jimnastiği yapamayız. Doğruları seçebilmek, birçok fikri seçeneğin sunulduğu ortamlarda gerçekleşebilir.

Türkiye'de bayanların yüzde yetmişi başörtü kullanıyor. 2007'nin sonlarında yapılan aynı ankette: "Başörtü yasağı kalksın" diyenlerin sayısı yüzde seksen. Bütün bu halkın çoğunluğu sizce birşey ifade etmiyor da azınlık bir seçkinler (!) sınıfı istemiyor diye yasak icat etme hakkını kendinizde nasıl bulabiliyorsunuz ?

Üstelik, üniversiteler diğer okullardan farklı olarak özerk bir yapıya sahip bilimsel araştırma kurumlarıdır. Bu açıdan bakıldığında bile öğrencilere hiç bir şekilde yasak (güvenlik hariç) getirilemez. Başörtüsü takan öğrencileri kimse kapının önüne koyamaz. İnsanlar, yasalar önünde eşittir; hiç kimse ayırımcılık ve bölücülük yapamaz. Hukuken de bu böyledir.

Yönetmelikler ve tüzükler kanunlara, kanunlar anayasaya, anayasa da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olmak zorundadır.

 

ÖNCE İNSAN HAKLARI

Temel İnsan Hakları herkes tarafından bilinmesi gerekir. Toplum olarak haklarımızı bilmediğimizde, yapılan yasaların veya keyfi uygulamaların baskısı karşısında savunmasız kalırız. Anayasa, yasa,yönetmelik ve tüzükler, insanların refah ve özgürlüklerini ihmal edemez. Yasalar, hiç bir zaman, ayrımcılığa ve birilerine zulmetmeye izin veremez. Hele hele eğitim hakkını hiç bir yasa engelleyemez...

İnsan Haklarının tarihi gelişimi

Eski devletlerin yönetim anlayışı baskıya dayalıydı. Bu yanlış işleyişe "dur" diyebilmek için 1215 yılında İngiltere kralına kabul ettirilen bildirge, "Magna Carta" İnsan Hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge, Amerika'da yayınlanan "Bağımsızlık Bildirgesidir" Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar,1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi'nden sonra yayınlanan "İnsan Hakları Bildirgesi"nde gerçek yerini almıştır.
2.Dünya Savaşı'ndan sonra devletler, bireylere tanınan hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması gerçeğinde birleştiler. Çünkü, insanlar özgür olmazlarsa despot yöneticiler yüzünden savaşlar sürüp gidecekdi...Sonuçta, bütün insanlar huzursuz ve mutsuz olacaklardı. Bu durum, insanlığın geleceğini tehlikeye sokuyordu. Barış ve Uygarlıkların sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, toplumsal ve bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesine bağlıydı...

İnsanlara ait temel haklar, insanın doğuşundan itibaren başlar. Bu haklar, insanların tabii ve vazgeçilmez haklarıdır.1791'de Fransız Milli Meclisi tarafından kabul edilen bu temel haklar, aniden ortaya çıkmamıştır. Bir sürü savaşların, isyanların, ayırımcılığın, sınıfların ve diktatörlüklerin tahribatları neticesinde, insan serüveninin tecrübesi ve aklın gelişimiyle zorunlu olarak ortaya çıkmıştır.

Tarihin süzgecinden geçen Temel İnsan Hakları, sosyal ve siyasi dengenin sağlıklı işlemesi için gereklidir.İlk olgunlaştırılmış kabul edilen insan hakları beyannamesinden günümüze kadar geçen süre yaklaşık 214 sene!...Ne yazık ki 214 seneye rağmen, birileri bu temel hakları kabul etmemekte zorlanıyor...

Ancak, yönetimde bulunanların altına imza attıkları bildirgeye sahip çıkmaları gerekir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10 Aralık 1948'de kabul ettiği ve imza attığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne bütün dünya devletleri uymak zorundadır. (Türkiye 1949’da imzalamıştır.) Kabul edilen toplam 30 madde halen yürürlükte olup, geçerliliğini korumaktadır.

Prof Nur Hanımın bilgilenmesi için aşağıda geçen İnsan Hakları maddelerinden bir kaç tanesini sunuyoruz. Bu maddelerin okunması, yanlış bilgilerini düzeltme fırsatı verebilir. Ancak, duygusal önyargıların baskısı, yorum ve bahaneler üretmekten geri kalmayarak, bu bilgileri hazmetmekte zorlanacaktır...

Aslında, burada belirtilen maddeler, okuyucularımıza bilgi vermek amacını taşıyor.

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

Madde 2 - Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 7 - Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 11 - 1.Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 18 - Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19 - Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Madde 21 - 1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır...

Madde 26 - 1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.

Madde 28 - Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 30 - Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.

SONUÇ

Yukarıda ilan edilen maddeler sadece üniversiteyi değil,yönetmelikleri, tüzükleri, yasaları ve anayasayı da bağlar.Yasama, yürütme ve yargı yukarıdaki maddeleri yok sayarak kendi kafasına göre davranma hakkına sahip değildir. Bireyin hakları uluslararası bu maddelerle güvence altına alınmıştır.

Despot uygulamalardan ve düşüncelerden uzaklaşmanın hem ülkemize hem bireylere faydasının olacağını idrak etmeliyiz. Ülkemizde başörtülü veya başı açık ayrımına son vermek zorundayız. Zaten, toplumumuzda böyle bir ayrım yoktur. Çevremize baktığımızda böyle bir kavganın yaşanmadığını görüyoruz. Hâttâ, yolda açık ve kapalı bayanları kol kola gezerken görüyoruz.

Son zamanlar üniversite yöneticilerinin başını çektiği ve basının destek vererek yaygınlaştırmaya çalıştığı gerilim üretme gayreti, ne yazık ki bazı insanlarımızda endişe oluşturmaktadır. Bunun milletimiz açısından zararlı olduğunu düşünüyorum. Bu ülkeyi ve insanları sevenlerin bu ayrımcılık oyununu bozacaklarına inanıyorum.

Türkiye'nin geleceği için resmi kurumların bu gerilime son vermeleri gerekiyor. Kimse kimsenin düşünce ve hayat tarzını benimsemek zorunda değil. Aynı zamanda, kimse kimseye kendi düşünce ve anlayışını dayatamaz. Kimse kimseyi rahatsız edemez. Herkes istediği gibi yaşam tercihini ortaya koyar. Bunun aksini uygulamak ise, herkesin huzurunu kaçıracağı bir ortama yol açacaktır. İnsanlarımız birbirlerini sevmeseler bile herkesin hayat tarzına ve kültür anlayışına saygı göstermeleri gerekir... Bu davranış biçimi öncelikle herkesin kendi huzuru için gerekli... Nefretimiz için yakacağımız ateş, kendimizi yakacak seviyede olmamalı… Sevgi ve saygılar sunarım…

 

( Gazetede yayınlandı. )